Her bir ahşabını defalarca elden geçirerek ürettiği 25 tekne ile 20 yılı deviren ‘Hacı’ lakaplı Özkeskin’in öyküsünü dinlerken, geleceğe kalacak bir mirasın izleri de yanı başımızdaydı.
YAZI: ELİF DİKMEN FOTOĞRAFLAR: SANER GÜLSÖKEN
Son olarak suya inen çalışmalarınızdan başlayalım mı?
Şu anda içinde olduğumuz Eylül tırhandili ‘full yığma’ dediğimiz kesme posta yani 1940’larda, 50’lerde nasıl inşa ediliyorsa o şekilde geleneksel inşa edilmiş bir tırhandil. 10 metre boyunda, eni 3,40 metre. En sevimli Bodrum tırhandillerinden biri oldu. İstanbullu, Utku Şimşek adlı, daha önce Hanse gibi modern teknelere binmiş bir arkadaşımızın. Şimşek, radikal bir karar verip tırhandile geçmek istemiş. Ardından tanıştık ve Eylül’ü yaptık. Şu anda Turgutreis’te durması planlanıyor.
Diğer tekne de 15 metre boyundaki Beliz G. Onu ilk defa suya attık ve bu sene Bodrum Cup’ta şampiyon oldu. Yarıştan üç gün önce atmıştık. Tabii o, tamamen yarış odaklı bir tasarım. Öncelikle performansı düşünüyorsunuz. Konfor vs. ikinci planda kalıyor.
Beliz G’nin armalarını Aytuğ Ürer Ağabey yaptı. Aytuğ Abi, Hızır Yatçılık’ta inşa ettiğimiz bütün teknelerde alüminyum direklerimizin imalatlarını ve güverte donanımlarının yelkenle ilgili kısımlarının hem planlarını hem uygulamalarını yapıyor. Yarışlardaki kaptanımız da Aytuğ Ağabey’dir.

Ekibinizde kaç kişi var? İşçilik de geleneksel, değil mi?
Tabii boy büyüdükçe ekip de kalabalıklaşıyor. Örneğin bunun gibi 10 metrelik bir tekneyi üç-dört marangoz götürür. Ama tabii ki bizim işin cilveleri var. Sırf marangozlukla bitmiyor. Farklı taşeronlar da yer alıyor. Elektrikçi, boyacı, kromcu, tornacı vb. de giriyor. Dijital donanımla ilgili bir ayrı ekip daha oluyor. Dolayısıyla bir koordinasyon gerekiyor.
Tamamen geleneksel ve bizim ahşaplarımız. Burada gördüğünüz ahşapların hepsi kendi elimizden çıkar. Tırhandile ruhunu veren de odur. Modern teknelerde belki daha hassas planlar vardır ama o ruh yoktur. Bizim teknelerimiz seri olmadığı için de biraz öyledir; hiçbirinin ikincisi yok. Konuştuğumuz son ikisi de dahil, 25 tane tekne yaptım.
Hep tırhandil yaptım ama piyade de çok derin kökleri olan bir miras taşır. Bir kere de olsa yapmak istemiştim ve Yaşat’ı yaptım. Benim için unutulmaz gençlik aşkı gibiydi. Bir kez yaşandı ama unutulmadı, her gördüğümde hâlâ birbirimize sessizce gülümseriz.
Hep sipariş üzerine mi çalışıyorsunuz? Bu, temel tasarıma nasıl yansıyor?
Daha çok öyle ama aslında benim sevdiğim yöntem, kendim kurup tekneyi bitirip öyle satmak. Çalışma açısından da daha rahat oluyor. İstekler genelde iç alanda oluyor; yani yatağı, tuvaleti, mutfağı gibi tasarımlarda. Dış düzen, kamara, gövde ve arma gibi işler, bizim standartlarımızda gidiyor.

Bir tırhandilin üretimi ne kadar sürüyor?
Tekne boyuna ve işçiliğine göre değişiyor. Eylül’ün bitmesi, 14 ay sürdü. Ortalama 12-13 ay diyebiliriz. Ama Beliz G hem 15 metreydi hem de yarışa çok az bir zaman vardı, altı buçuk ay gibi çok hızlı bir sürede yaptık. Hâlâ kamarada, kapı kolu, çekmece kulpu gibi detaylarda işlerimiz devam ediyor. O da Burak Göğerçin diye bir arkadaşımızın. Çok hızlı yaptık ama sonucu da güzel oldu. Çok mutluyuz o işten açıkçası.
Tırhandil Cup’ın üretimlerdeki etkisi için neler söylersiniz?
Tabii, olumlu katkıları oldu. Şimdi onun toplantısından geliyorum. 10 yıl olmuş bu sene! Biz de yine kendi teknem Hızır ile yarışacağız inşallah.
Denizle ilişkiniz nasıl başlamıştı?
Girit kökenliyizdir. Evimiz de (Bodrum Kalesi’ni göstererek) kalenin arkasında zaten. Doğup büyüdüğümüz, denize 20 metre mesafede eski bir Rum evidir. Bizim oyun alanımız da denizdi; yaz-kış denizden başka oyuncağımız yoktu... Dolayısıyla bizim için ‘denizle kurulan bir ilişki’ değil de belki içine doğduğumuz, doğal bir yaşam alanı olarak ilişkimiz var. Babamın tırhandili vardı, dedemin de varmış. Biz artık kaçıncı kuşağız, ondan öncesini bilmiyorum ama muhtemelen büyüklerimizin, dedelerimizin de vardı.

Beliz G
Tırhandil yapmaya nasıl başladınız?
Üretmek istedim açıkçası. 2003-2004 yıllarıydı. İlk başlarda bu kadar kolay ve akıcı olmadı ama bir taraftan da öğrenme süreciniz devam ediyor hâlâ. Bana göre hatasız tekne yoktur.
%100’e yıllar içinde, gitgide daha çok yaklaşıyorsunuz. Rahmetli Ziya Amca’m vardı, Ziya Tünay, onunla başladım. Onun vefatından sonra Uğur (Susam) Ağabey ile çalıştık. İkisi de çok iyi tırhandil ustalarıdır. Onlar da Girit göçmenleridir. Altı-yedi yıl o ustalarımızla çalıştık, 14-15 senedir de kendim devam ediyorum.
Bu süreçte çok farklı tekneler yaptık. Aganta mesela, hiç kamarası olmayan, tamamen o sünger ve yük teknelerini anımsatan, çok eski bir yelken düzenine sahip, Latin armalı bir tırhandildi. Sonra 21 metrelik Mürvet Hanım’ı yaptık. Akdeniz’deki en büyük tirhandildir şu an. O da ticari bir tekne. Üç kere Bodrum Cup’ı kazanan Hızır’ı yaptık, o da çok başarılı oldu ve regattayı ömür boyu taşımaya hak kazandı.
Sonra Derya Kaptan var, şimdi Beliz G geldi. Sonra da bu üstünde olduğumuz Eylül’ü yaptık.
Yaptıklarımdan 10-12 tanesini buralarda gidip gelirken görüyorum. İstanbul’da Büyükada’da da olan var, Güllük’te, İzmir’de dedikleri var… Şunun gibi oluyor; üretiyorsunuz, sonra bir zaman geliyor, ayrılıyorsunuz tabii. Tekneyle onu yapanın ilişkisi, çocukların büyüyüp evden gitmesi gibi… Kendi dünyaları başlıyor artık. Zaman içinde inşallah yollarımız kesişir yine.

Eylül
Bu tekneler her denize uygun mudur? Neden sadece Bodrum’da yapılıyor?
Bence Ege ve Akdeniz’de rahatlıkla gezer. İstanbul da buna girer. Hızır mesela bu yaz Atina’ya, Skyros’a kadar gitti, sorun yaşamadan bir aylık bir gezi yapıp geldi. Ama tabii ki okyanus tekneleri değiller.
Bodrum dışında da üretilir ama bu ustalıkla alakalı. Bunu yapan ustalarımız bugün Bodrum’da yaşıyor. Biraz özdeşleşti galiba. Çok kolay tekneler de değiller, hem formları hem işçiliği zordur. Benden başka Mahir Top, Kıvırcık Tersanesi’nden Halil Ası var. Ağanlar Tersanesi var. İlkay (Mıstık) Ağabey var. Yani yapan çok aslında, öyle bitmiş değil bence. Sipariş gelse şu an yapabilecek durumda olan dört-beş tersane bulunuyor.

Yeni kuşaktan bir usta çıkar mı? Şu an en genci de sizsiniz sanırım…
Öyle. Benim belki kişisel heyecanımdan dolayı 8-10 yıldır üretimim biraz hızlandı. Bir ustanın yanında yetişmiş olmanız ve işin o geleneksel metotlarını görmeniz şart. Bununla beraber çok çalışkan olmanız, çok kafa yormanız, fiziksel olarak dayanıklılık gerekiyor. Çünkü bu, sabah 09:00’da başlayıp akşam 18:00’e kadar sürekli devam eden fiziksel bir süreç. En hafif ağaçlar 50-60 kilo, en ağırları 200 kilo. Burada gördüğünüz her ağaç, en az yedi-sekiz kere elimizden geçmiştir. Yani bir kere alıp kesip getirip yerine koyamıyorsunuz.
Son üç-beş yıldır artık şunu da gözlemliyor ve yaşıyoruz; bunun finansal yönetimi çok zorlaştı, bütçeler çok arttı. Marangozluğun dışında da değişkenler var. Adam size gelip sipariş vermiş, bitip denizde yüzmesini bekliyor. Eskiden tekne sahibi gelir, marangozla koordineli çalışırlarmış. Dolayısıyla şimdi diğer bütün o ekiplerle de biz muhatap olmak, onları sevk ve idare etmek zorunda kalıyoruz. Boyacıya şurayı şöyle yap, kromcuya şu kadar milim kalınlıkta krom kullan, tornacıya şaftın böyle olsun, pervanen şöyle olsun, elektrikçiye o kablo buradan geçsin, tesisatçının tuvalet bağlantısına kadar gidiyor iş.
O yüzden yeni gelen kuşaklar bu mesleğe devam eder mi derseniz, o süreci öğrenebilirlerse edebilirler. Öğrenilebilir mi? Evet ama o kadar mesai harcamayı, 13-15 sene para kazanmadan çalışmayı kim göze alır? Yeni birileri gelecek mi göreceğiz ama zor gibi. Bütün bunları göze alsa bile o kişinin yetenekli de olması gerekiyor. Yani sadece çalışmakla da olmuyor. Matematiğiniz, iş idareniz, muhasebeniz iyi olmalı vs. Bu tekneleri, bu tasarımı yapabilecek görüşe ve vizyona sahip olmalısınız. İyi bir gözlemci ve uygulayıcı olmalısınız gibi bir sürü parametre var.

Son olarak Blue Exile Sualtı Projesi’ndeki sanat çalışmasından da bahsedelim mi?
Ege Kolcu, atölyeme geldi, çok yetenekli bir çocuk. İşitme engelli bir heykeltıraş. Çok güzel bir iletişim sağlamıştık onunla. O sırada bu sualtı projesini konuşurken ben ona şöyle-böyle olmalı filan diye elimle tekneyi tarif ederken işaret dilinde ‘tekne’nin de öyle yapıldığını fark ettim. O da heykelinde, ellerle tırhandili bağdaştıran bir çalışma yaptı. Çok hoş bir şey çıktı ortaya.

“Ülkemizde ‘Tirhandil’ ya da Bodrum ağzında söylendiği gibi ‘Tırhandil’ denilen tekneye, Yunanistan’da ‘Trechandiri’ denilmektedir. ...Tirhandil için kullanılan ‘’İki başı bir’’ tabirinden de anlaşılacağı gibi, başı ve kıçı simetrik, hilal şeklinde bodoslamalarıyla geniş bir karın ve yuvarlak bir gövdeye sahiptir. Alçak omurgası, parampeti ve kavisli gövde yapısı, tekneye estetik bir duruş ve denizci olma özelliği katar.
Tirhandiller; geniş karnı, sağlam yapısı ve fırtınalara karşı duruşuyla, yıllar boyunca yük taşıma amaçlı kullanılmıştır. Eniyle boyu arasındaki oran sayesinde de üstün bir manevra yeteneği olan Tirhandil, yekeyi basınca hemen cevap vermesi ve neredeyse boyu kadar yerde dönebilmesi özelliğiyle de sünger avcılarının gözdesi olmuştur.
Birçok Tırhandil ustasının vazgeçemediği, bodoslamalarındaki ay şeklinde oyuntu ve ay-yıldız oymaları tekneye ayrı bir zarafet katar.
Bodrum’da Tirhandiller, özellikle mübadele sonrası Giritli’lerin gelişiyle daha çok görülmeye başlar ve süngerciliğin yaygınlaşması ile birlikte giderek artar. Geçmişte sünger avcılığı ve yük taşıma işleri için 7-12 metre aralığında yapılan Tirhandiller, değişen talepler ve lamine teknolojisinin de etkisiyle 18-20 metreye kadar uzamış durumdadır.”
Saner Gülsöken, Bodrum’un Gayıkları, Bodrum Deniz Müzesi Yayınları, 2021


