Mavi yolculuğun 'ilk' kaptanı


Türkiye'nin ilk kadın kaptanı Aysun Kurutaş, 6 Mayıs'ta aramızdan ayrıldı.

06.05.2026
Naviga'nın Haziran 2020 tarihli 201'inci sayısında yayınlanan röportajımızdır. 
 
Mavi yolculuğun kadın kaptanı
Aysun Kurutaş araştırmalarımıza göre Türkiye’nin resmî belgeli ilk kadın kaptanı. Mavi yolculuk kültürünün gelişmesi için ilk adımları, yoklukların ve imkansızlıkların içinde, el yordamıyla öğrenerek atmış. Hikayesini dinlerken, bazı işlerin ancak bir kadının ince zekasıyla çözüldüğünü düşündüm ve ona hayran kaldım.
YAZI: ŞULE KÜKRER
 
Denize yüzünü dönen, deniz kültürüne elini süren kadınlar…. Geçen sayıdaki yazımda deniz kültürünü kurumsallaştıran bir kadını tanıtmıştım. Sema Sagat, Bodrum’daki Deniz Müzesi’ni hayata geçiren kadındı. Bu sayıda da hem deniz kültürünü var eden, hem de yaşatan başka bir kadını tanıtmak istedim. Aysun Kurutaş resmî olarak kaptanlık belgesini alan, Türkiye’nin ilk ‘kadın kaptanı’. Aileden gelen gelenekle kendini denizlerde bulmuş Aysun Kaptan.
 
 
Deniz serüveniniz ne zaman başladı?
Dedem uzak yol kaptanıydı, babam da uzak yol kaptanıydı. Çocukluğumda babamla uzun seferlere giderdim. O zaman, Türkiye’den demir cevheri taşırlardı. İlk seyrimiz, Hamburg’a olmuştu, 10 yaşlarında falandım. Bu seyirler bir ay kadar sürerdi. Bunun dışında da babam denize çok meraklıydı, dalmayı ve yelkeni severdi. Moda Deniz Kulübü’nden çıkar adaya giderdik. O dalardı, ben dümen tutardım, böyle böyle denizi yaşamaya başladım.
 
İlk teknede kızlarıyla
 
Bodrum’a ne zaman geldiniz ve Bodrum’da yaşamayı neden tercih ettiniz?
Ben Modalı’ydım, Bodrum’a ilk eşimle tatile gelmiştim. Bodrum’da ahşap tekneleri gördük ve bayıldık. Kalenin dibinde Erol Ağan’ın tersanesi vardı, orada arkadaşımız olan bir çiftle karşılaştık. Onlar da Bodrum’a tekne yaptırmaya gelmişlerdi. Onlardan cesaret aldık ve biz de tekne yaptırmaya karar verdik. 1970’lerde Erol Ağan’a ilk tekne siparişimizi verdik. Erol’un tanımıyorduk ama onun ustası Ziya Usta, Erol’un çok iyi olduğunu söyledi. Daha sonra anladık ki o gerçekten çok iyi bir usta. Bir şartımız vardı; tekne çamdan yapılacaktı ama budak olmamasını istedik. Budaksız çam olur mu? İmkansız gibi bir şey ama Erol söz verdi ve yaptı. Tekneyi yaptırırken bir gün İzmir’den geldik, Erol tersanede eline keseri almış, bağırıp çağırıyor, bizim tekneyi söküyordu. “Ne oluyor Erol?” dedim, “Neden bizim tekneyi parçalıyorsun?” “Bırak yaaa budaklı ağaç koymuşlar” dedi. Söz verdi diye budaksız yaptı. Söz tutmak onun için her şeydi, onun için de bu kadar meşhur oldu, bir numara oldu. 
Odysseus bize yaptığı ilk tekneydi; küçük aynalı 16 metre boyunda ‘yawl’ armalı bir kotra olmuştu. O yıllarda henüz yat sözcüğü yaygın değildi. Tüm yelkenlilere genel olarak kotra denilirdi. 1972 yılında denize indi. Sıkı bir yelken teknesiydi. Toplam üç yelkeni vardı. Başta sadece flok vardı. Mizana da dahil olmak üzere tüm yelkenler markoniydi. Tekne toplam beş kamaralıydı. Dördü yolcular için, sonuncu ise kaptan kamarası. Büyük bir salon, ufak bir mutfak ve iki tuvalet vardı. Kaptan kamarası hariç kamaralar ranza yataktı.
 
İlk tekne denizde 
 
1979’da Erol bize ikinci teknemizi, Dragut’u yaptı. Dragut, 14 metre randa yelkenli bir tırhandildi. Dragut’a sahip olduğumuzda ben ilk eşimden ayrılmış, ikinci eşim Cihat Kurutaş’la evlenmiştim. Kaptan olmaya nasıl karar verdiniz? Benim kaptanlık hikayem gülünçtür, kaptan olmaya falan niyetim yoktu. Bu işe ilk başlarken, konuşmamın başında sözünü ettiğim o arkadaşıma “Bu charter nasıl bir şey?” diye sordum. “Anlatsam da anlamazsın” dedi. Biraz hırslandım herhalde.... Haşet’ten bir sürü acente broşürü aldım, oturdum hepsini tercüme ettim, edemediklerimi de eşten dosttan yardım isteyerek tercüme ettirdim. O zaman böyle cep telefonları, internet falan yoktu. Aldım önüme Remington daktilomu, yazdım, yazdım 100 tane falan yazdım, bir de kendime siyah beyaz bir broşür hazırladım ve o Haşet’ten broşürlerini aldığım turizm acentelerine postaladım. Postaneden mektup olarak gönderiyordum, teknenin pazarlamasıyla uğraştım durdum ve sonunda müşterilerimiz oldu. Müşterimiz oldu ama kaptanımız yoktu. Bize yardım için gelen Siko Memet vardı, o çok iyi kaptandı, ondan çok şey öğrendik ama sürekli gelemiyordu, kendi işleri oluyordu. Neyse oraya buraya haber verdik, bir gün biri çıktı geldi başında fötr şapkasıyla, “Kaptanım” dedi, ona yeni kıyafetler aldık, yola çıktık, Gökova’ya. Tekne Fransız müşterilerle doluydu, hepsi çıplak güneşleniyorlar, bu kaptan siyah gözlükleri takmış, geçti öne oturdu, gözünü dikti kadınlara. Ben çok kızdım, söylendim, eşim beni yatıştırdı, “Tur bitince, yol veririz gider” dedi. Bir gün mutfakta yemek hazırlıyorum, kafamı bir kaldırdım ki ne göreyim? İki bacak uzun donuyla çıkmış, öne doğru gidiyor. “Kaptan amca, sen ne yapıyorsun, ne bu kıyafet?” dedim. “Bunların her tarafı bütün gün ortada, benim iç donum görülünce mi suç oldu?” dedi. İşte o an eşime; “Bu iş böyle olmayacak, gidip kaptan belgelerimizi alalım, biz böyle turizm yapamayız!” dedim. O adam yüzünden karar verdim kaptan olmaya.
 
İlk broşür
 
Ehliyetlerimizi almak için önce miço kağıdı çıkarılırdı, bu altı ay sürerdi. Altı ay sonra gemici olmak gerekiyordu o da bu bir sene sürerdi. Sonra usta gemici kağıdı için iki sene beklenirdi ve sonra sınava girmeye hak kazanılırdı. Bizim zaten miço ve gemici kağıtlarımız vardı, yanımıza bir kaptan alınca işi çözebiliyorduk, taa ki bu kaptan amca meselesine kadar... Sınava girme hakkı için İzmir’e gitmek, İzmir Liman Reisliği’ne belgeleri onaylatmak gerekiyordu, İzmir onaylarsa da İstanbul’a gidip Yüksek Denizcilik Okulu’nda sınava giriliyordu. İzmir Liman Reisliği, benim kadın olduğumu görünce, kağıtlarımı onaylamaya karar veremedi, “zaten İstanbul’a gidecekler onlar karar versin” dediler. İstanbul’dakiler durumu incelediler ve dediler ki; “Kadın kaptan olamaz diye bir hüküm yok” ve kabul ettiler. 1979 yılında sınava girdik, Bodrum’da bütün sınava girecekler ders almıştı, ben ders almadım çünkü babamdan dolayı zaten biliyordum.
 
 
 
Müşterilerinizle aranız nasıldı? Zorlandığınız bir şey oldu mu? 
İlk zamanlar müşterilerimiz hep yabancıydı, çok medeniydiler. Onlara brifing verirdim, son derece saygılıydılar, sonuna kadar dinlerlerdi. Yolculuk başlamadan anlatırdık, tuvaletler nasıl kullanılacak, içeriye ayakkabıyla girilmeyecek, ayakkabılar nereye konulacak, su nasıl kullanılacak gibi her şeyi anlatırdık. Yabancılarla çok iyi anlaşırdım, kendim de yurt dışında bulunduğum ve Amerikan Koleji’nden mezun olduğum için onları anlıyordum. 
Mavi tur meşhur olup duyulunca, turlara talep arttı ama müşteri profili de değişti, denizi, tekne yaşantısını bilmeyen gruplar gelmeye başladı. Onlarla bazı zorluklar yaşandı tabii. Bir seyrimizde müşterilerimizden biri, bir bavul dolusu ayakkabı ile gelmişti. Biz teknede, lastik ayakkabı giyilmesini söylüyorduk. Çünkü her yer ahşaptı ama kadın topuklu ayakkabılarla gelmişti ve onları da teknede ayakkabıları koyduğumuz yere dizmişti. Topuklu ayakkabılarla dolaştıkça, eşim çıldırıyordu. “Bütün ayakkabılarını denize atacağım” dedi. “Aman, Cihat sakın!” dedim. “Kadın ayakkabılarını çaldığımı düşünür.” “Ben bilirim ne yapacağımı” dedi. Kadının ayakkabılarını, çift olarak değil de tekleri teknede kalacak şekilde, tek tek denize attı. Kadın kaybolduğunu anlayınca da her tarafı kadınla beraber aradı, sonra “Denize düşmüştür!” dedi. Yolculuğun sonunda kadın lastik ayakkabıları giymek zorunda kaldı.
Başka bir çift de karşıya (Kos’a) gitmeyi istiyordu ama vizeleri ve pasaportları yanlarında yoktu. Kaptan’a (eşime) rüşvet teklif ediyordu, hatta karşıdaki gümrük memurunun da “Cebine birkaç kuruş koyuveririz” gibi teklifler geldi. Bu olaylardan sonra müşterilerimi seçmeye başladım.
 
 
Yolcularınız arasında unutamadığınız kimler vardı ve ne yaşandı?
İsviçre’den gelen bir yolcu vardı, ya Yahudi’ydi ya Ermeni’ydi ama Türkiye’yi biliyordu. Tura katılacak her müşteriye, yapacakları turun güzergahı boyunca yaşanabilecek sağlık sorunlarına karşı alabilecekleri servis olasılıklarını yazardım. Mesela Kuşadası’ndan Antalya’ya yolcu götüreceksem, bu rotada bir tek dişçi Finike’de vardı, sonra Antalya’ya kadar diş hekimi yoktu. Tam teşekküllü hastane sadece İzmir’de ve Antalya’da vardı. Ben bu bilgileri yolcularıma hep verirdim. “Eğer kalp hastasıysanız ya da şekeriniz varsa bu rotayı (İzmir-Antalya arası) yapmayın, sizin için güvenli değil, daha kısa bir şey yapalım” diye öneriler götürürdüm. Bu adam tekneden inerken çok mutluydu, tatilden çok memnun kalmıştı, eşim ona balıklar vurdu, onları canlı canlı gördü falan, keyfi yerindeydi. “Ben biliyordum bu tatilin çok iyi olacağını” dedi, “Nereden biliyordun? Hep korkarlar Türkiye’ye gelmeye Yunan Adası isterler” dedim. “Sen mektupta bana çok detaylı bilgiler verdin, hastalığım var mı diye sordun, ben aslında şeker hastasıyım ama size söylemedim. Şekerim de var, kalbim de fazla iyi değil. Ben bunların eline düşmüşüm bir kere, bana bir şey olsa, bunlar bana uçak da kaldırırlar” dedim. Bayağı bir gururum okşandı, gidip eşime anlattım. Takdir edilmek insanın hoşuna gidiyor.

 
O dönemde sadece erkeklerin yaptığı bir işe girince nasıl karşılandınız?
Bodrum’daki Giritli kaptanlar bana çok yardımcı oldu. Tekneye gelirlerdi, “Motorunu aç yenge, yağına bakalım. Bir şey lazım mı yenge?” diye sorarlardı. Onlar deniz hayatına daha yatkındılar ama yerlilerin içinden de kendinden emin olanlar beni takdir eder, yardımcı olurlardı Türkiye’de her yerde olduğu gibi kendinden emin olmayanlar kadınlara takarlar, aşağılarlardı. 
Şimdi iki olay anlatacağım aradaki farkı siz anlayın. Bir dönem turizm gelişince herkes tarlasını, zeytinliğini sattı ve gelen parayla ya taksi aldılar ya da tekne yaptırdılar. İşte bu furyadan, babasının tarlasını satıp kocaman gulet alan biri ile Yediadalar’da karşılaştık. Teknede müşteri var ama ben yanımdaki gemiciyle kalktım Küfre’ye domates almaya gittim. Döndüğümde bir de ne göreyim bu tekne gelmiş bizim üzerimize demir atmış. O sene tırhandil (Dragut) yeni bitmişti ve onu ben kullanırdım, paramız yoktu zincir alamadık, halatla demirlemiştik. Tekneye döndüğümde kaptanı çağırdım, “Kaptan sen ne yaptın, benim üstüme döşemişsin demiri” dedim. Üstünde uygunsuz bir mayoyla, ayağını ırgata dayadı, karşıma geçti ve “Kaptan olmuşsun ya toplayıverisin demiri gari” dedi. Ben tabii çok sinirlendim, gemicim beni sakinleştirdi. “Abla sen üzülme” dedi, “Sabah erken kalkar biz sıyırtma yapar çıkarız, ben onun gemicisine söylerim, biraz boş koyar zinciri iskele sancak, iskele sancak yapar, çıkarız” dedi. Sabah hakikaten erkenden kalktık ama adam yine çıktı, sataştı, “Kaptan olmuşsun ya çıkı ve gari” dedi. Biz oradan çıktık, çıktıktan sonra da ben açtım ağzımı yumdum gözümü. “Benim yedi ceddim kaptan, sen ne zaman kaptan oluvedin? Git tarlana zeytinini topla, bu işleri de bilenlere bırak!” dedim.
 
 
Bir başka olay da şu: İlk kaptan olduğum zaman Kos’a müşteri almaya gittik, resmî kağıtları kendim götürmedim de gemiciyle gönderdim. Liman reisi kabul etmemiş, gemici geldi “Seni istiyor” dedi. “Eyvah!” dedim, bunlar da kadınım diye problem çıkaracaklar herhalde, topladım kağıtları gittim. Liman reisi masasından kalktı elimi sıktı “Congratulations” (tebrikler) dedi. Sonra arkasını dönüp odasındaki insanlara “First woman captain of the Aegean Sea” (Ege’nin ilk kadın kaptanı) dedi. Ben teşekkür ettim ama çok şaşırdım, tabii çok da gururlandım. Başka memleketin adamı beni tebrik ederken, kendi memleketimin adamı, “Kadın kaptan olmuşsun ya kaldırıver demiri” diyordu. 
 
Yaptığınız en uzun seyir neresiydi? Mavi yolculuğu hangi koşullarda gerçekleştirirdiniz ?
En uzun mesafe olarak, Yunan Adaları’na ve 12 Adalara gittim. Mavi Yolculuğu hangi koşullarda gerçekleştirdiğimize gelince, koşulları biraz önce de anlattım. Her şey çok zordu hiçbir şeyimiz yoktu, laptoplar, kompüterler, cep telefonları yoktu sadece Remington daktilom ve yabancı dilim vardı. Bir elektrik kesilirdi, hepimiz mahvolurduk. Bir seferinde beş gün elektrik kesildi, arkasından sular da kesildi, teknenin çarşaflarını Manastır Otel’in oradaki kuyudan su çekerek yıkadık. Denizde de şimdiki gibi telsiz de yoktu, telsiz yıllarının ilk zamanları...”Batıyoruz!” ya da yangın var!” demek için 16 dan jandarmaya ulaşırdık. Her şey o kadar basitti ki ama pırıl pırıldı, çok güzeldi. Bazen düşünüyorum, öyle mi kalsaydı diye.
 
 
Bir gün beni İzmir’den turizm müdürü aradı, o zaman Bodrum’da turizm bürosu yoktu, “Aysun Hanım atlayıp gelin, Alman’ın biri geldi, elinde sizin broşür, sizinle görüşmek istiyor” dedi. Turizm müdürüyle görüşeceğiz diye Cihat’a takım elbiseler aldık, giyindik, kuşandık yola düştük. Oraya gidince etrafımızı çevirdiler, o sene Odysseus’u Almanlarla doldurduk.
Ben bu charter işini çözünce, transferleri düşünmeye başladım. Müşterileri alabileceğimiz havaalanı olan iki yer vardı: İzmir ve Antalya. Amerikalılar kolaydı, İzmir Amerikalı asker doluydu, çalışıyorlardı, iki minibüsle gelirlerdi. Bir minibüse içki ve kumanya yapar, diğer minibüse de kendileri doluşurlardı. Onlar çok iyi müşterimdi, çok iyi anlaşırdım. 
 
Odysseus
 
Amerikalılar tamamdı da Avrupalıların transferleri nasıl olacaktı? THY uçuşları, İstanbul’dan İzmir’e günde bir ya da iki taneydi, çok azdı. Bir tarafta da Antalya vardı. Müşteri Almanya’dan geldikten sonra İzmir’e inse, Bodrum’a onu getirmemiz kendi arabamızla yedi saat sürerdi. Yedi saat transfer olur mu? Antalya ise iki gün sürerdi ki onu unutalım zaten. Sonra Cihat dedi ki “Havaalanı Rodos’ta, Kos’ta ve Samos’ta var.” Ben kalkıp gittim, oraları keşfettim, “Transferleri buralardan yapabiliriz” dedim ama bir şey vardı, “Rumlar, Türk teknesine Yunanistan’da iş yaptırmazlar” diyordu Cihat. Ona da şöyle bir çözüm önerdim, teknenin ismini mitolojiden koyalım “Odysseus” bunu herkes anlar.
 
Aysun Kaptan, teknenin mutfağı ile aranız nasıldı? En sevilen yemek neydi?
Ne yapacağımıza Cihat’la karar verirdik. Cihat çok güzel yemek yapardı. Körfez Restoran’ın sahibi ve aşçısı Ramazan’dan öğrendiği bir balık çorbası vardı, onu çıkartırdık. Gökova’da sürüler vardı, oğlak alır, onu çevirirdi. Müşteriler buna bayılırlardı.
 
 
Ben fazla bir şey yapmazdım mutfakta, ona yardım ederdim. Tırhandile geçtiğimde, yalnız kaldığımda ise Cihat’tan öğrendiklerimi yaptım, deniz ürünlerini bilirdim de Ege yemeklerini kocamdan öğrendim.
Denizin dibi görünürdü o zaman pırıl pırıl. Konuklar görünce bayılırlardı. Her taraf balık kaynardı. Cihat şnorkelle dalar, dalmayı bilenler onu takip ederlerdi. Bir seferinde boyu kadar bir ahtapot çıkartmıştı. Tekneye zor aldılar. O dönemde hiçbir şey yoktu, Gökova’ya gider gitmez bahçelere dalardık, sebzeleri, domatesleri toplardık. Ekmekleri yaptırırdık. Bunlara bayılırlardı. Doğayla iç içe olmaktan hoşlanırlardı. Şimdi bakıyorum da mavi tur motoryatlarla yapılan bir yolculuğa dönüştü, herkes klimaların altında bilgisayarlarının cep telefonlarının karşısında zaman geçiriyor. Bizim zamanımızda bazı yerlerde kalıntılar vardı, gündüz Cihat’la beraber kalıntılara gider, gece fenerle deniz dibi seyri yaparlardı. Ben Gökova’ya çıktığımızda demir atmak için ağaç beğenirdim, ağacın dalları bize gölge yapsın diye. Öyle çirkin bir branda falan açmazdık, ağaçlar bize gölge yapardı, onların gölgesinde yemeğimizi yerdik. Nerede o ağaçlar şimdi? O, orfozlar nerede? Şimdi orfoz vurmak yasak neden? Kalmadı da ondan. Cihat, hiçbir zaman fenerle tüfekle balık vurmazdı, “Balıkla aynı eşit koşullarda olacaksın” derdi. 
 
*
Aysun Kaptan’ın ve eşi; merhum Cihat Kaptan’ın denize ve doğaya gösterdikleri bu saygının önünde eğiliyorum. Bu görüşmeyi karantina günlerinden dolayı Aysun Kaptan’la karşılıklı yapamadık. Aysun Kaptan, 1995’te teknelerinin ikisini de satıp eşi Cihat Kaptan’la bir süre Amerika’da yaşamış. Ne yazık ki deniz hayatını paylaştığı sevgili eşi Cihat Kaptan’ı 2010’da kaybetmiş, şimdi Bodrum’daki evinde yalnız yaşıyor. Aysun Kaptan’ı tanımak, o tatlı diliyle anlattıklarını dinlemek büyük keyifti. Ondan söz aldım, korona günleri biter bitmez, bu sohbeti karşılıklı kahvelerimizi içerek yapacağız.