Tarihin Nefesi: Dubrovnik

  • 115 Görüntülenme
  • 26

Seyir defterimizden, bizde iz bırakan geçmiş gezilerle devam ederken, misafir olduğumuz katamaran Megalodon ile Adriyatik seyrimiz sürüyor.

Seyir defterimizden, bizde iz bırakan geçmiş gezilerle devam ederken, misafir olduğumuz katamaran Megalodon ile Adriyatik seyrimiz su¨ru¨yor. Bu defa tarihin izinde, Dubrovnik’teyiz. Baştan uyaralım; Hırvatistan’a giriş işlemlerinizi hemen yapın aksi takdirde bedeli çok ağır oluyor. Bizden söylemesi!
YAZI VE FOTOĞRAFLAR: SEMA AKGÜN VE ERHAN ÖZTÜRK

Kotor Limanı’ndan saat 11:00 gibi halatları çözdük, önce Kotor Körfezi’nin ve ardından Boka Körfezi’nin o müthiş kıyılarından seyir yaparak geçtik ve saat 14:00’te Adriyatik Denizi’ne çıktık. Körfezde hava 5 knot civarındaydı ama körfezin dışına çıkınca 15 knot’a yükseldi ve kuzeybatıdan esiyordu. Zaman zaman dar apaz seyir, arada motor yelken yaparak kuzeye doğru yükseldik. Rüzgârın açısı iyice daralınca cenovayı kapatarak motor seyriyle devam ettik. Rüzgâr bazen 25 knot’lara çıkıyordu.

Saat 18:30’da Dubrovnik’e geldik. İlk planladığımız demir yeri olan Lokrum Adası kıyıları (42° 37.05’ K-18° 07.08’ D) dolu olduğundan, biz de Old Town ile kıyı arasında bir yerde demirimizi attık (42° 37.03 K-18° 12.07’ D). Etrafımızda alargada başka tekneler de vardı. Tur tekneleri ile özel tekneler sık sık yanımızdan geçiyorlardı ve oluşan sallantı rahatsız ediciydi. Oranın rahat bir alarga noktası olmadığına karar verdik. Botla karaya çıktık, Arif’in beli, geçirdiği tekne kazasında sakatlandığı için hâlâ ağrıyordu. Bu sebeple yine bir kafeye oturdu, biz şehri gezip fotoğraflamak için yemeğe kadar turladık. Deniz mahsullerinden yedik ama Yunan Adaları’ndaki lezzetlere göre pek başarılı bulmadık. Gece tekneye döndük ve yattık.

Sabah bir polis botu tekneye yaklaştı ve evraklarımızı istedi ardından onları takip etmemizi söyledi. Onlar önde, biz arkada 5-6 deniz mili yol aldık. Daha sonra, polis botu marinaya giden körfezin içindeki asma köprünün (Franjo Tudjman Köprüsü) ayaklarındaki rıhtıma aborda oldu ve biz de ona yanaşarak bağlandık. Merkezlerindeki ofiste bize “Dün gece geldiniz ve giriş yapmadınız ceza keseceğiz” dediler ve gerçekten de adam başı 450’şer euro ceza kestiler. Biz “Akşam geç geldik, sabah gelip yaptıracaktık” dediysek de dinlemediler. Tartıştık, sinirlenince biraz daha tartışırsanız, size beş kat fazla ceza yazarız ve tutuklarız diye de tehdit ettiler. Çaresiz ödedik tabii ki. Sonra da gidip yolcu gemisi rıhtımlarının ilerisine aborda olup giriş işlemlerini yaptık. Yunanistan’da 40-50 euro civarında olan giriş işlemleri için burada 220 euro ödedik!!! (Denizci dostlar, aman dikkat Hırvatistan sularına girince hemen polis ve gümrük işlemlerinizi yaptırmayı unutmayın!)

İşlemler bittikten sonra yolcu gemilerinin bağlandığı rıhtımların biraz gerisinde, Gruz Koyu’nda (42° 39.04’ K-18° 05.05’ D) demir attık. Yine çok rahatsız bir demir noktasıydı, çok akıntı ile ölü dalga vardı ve ayrıca günübirlikçi motorlar, özel tekneler vızır vızır yanımızdan geçiyorlar, çok dalga çıkarıyorlardı. Akşam tekrar karaya çıkıp Old Town’a gittik, biraz gezdik ve yemek yedik, Arif’in sancısı çoğalınca tekneye erkence döndük

Gerçeküstü Dubrovnik

Dubrovnik, Dünya Mirası şehirlerinin en gözdelerinden birisi. 1979 yılında bu listeye girmiş, Game of Thrones dizisinin ve Star Wars filmlerinin bazı bölümlerinin burada çekilmesiyle popülerliği çok artmış, ününe ün katmış. Eski adı Ragusa olan Dubrovnik, Hırvatistan’ın güneyinde ve Adriyatik sahilinde Orta Çağ’dan kalma bir şehir. Yugoslavya dağılırken 1991’de çıkan iç savaşta Sırplar bombalayarak şehrin neredeyse tüm tarihi eserlerine zarar vermiş. UNESCO’nun yaptığı ve uzun yıllar süren restorasyon çalışmaları sayesinde Old Town’daki şehir ve yapılar tekrar Orta Çağ’daki orijinal görünümlerini kazanmışlar. O nedenle binalar oldukça yeni hatta biraz gerçeküstü görünüyor.

Önceleri Bizans İmparatorluğu, ardından Venedik hakimiyetinde olan Dubrovnik, 1365’te Ragusa Cumhuriyeti adını almış. Sonra Osmanlıların korumasına girmiş, daha sonra ise Osmanlı’ya bağlı hale getirilip vergi alınmış. Bir müddet Macaristan İmparatorluğu hakimiyetinde olan şehir, 1808 yılında Fransızların yönetimine geçmiş. 1815’te Avusturya İmparatorluğu idaresine verilmiş ve Osmanlı etkisi tamamen sona ermiş. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorlukların yıkılmasıyla, 1918-1943 yılları arasında, içinde 26 Balkan etnik grubunun olduğu Yugoslavya kurulmuş ve Dubrovnik/Hırvatistan bu kurulan Yugoslavya’nın sınırları içinde yer almış. Yugoslavya’da yaşanan iç savaştan sonra 1991’de Hırvatistan devleti egemenliğini ilan etmiş.

Mimari açıdan dört büyük imparatorluk ve beş medeniyetin izleri şehirde hâlâ görülebilir. Eski ve yeni şehir olarak iki bölümü olan Dubrovnik’te Old Town yani eski şehir asıl önemli tarihi eserleri içinde barındırıyor. Burada görülmesi gereken yerlerin en önemlileri; 25 metre kadar yüksekliği ve yer yer 6 metre genişliği bulunan Tarihi Şehir Surları, şehrin kara ve deniz tarafını çepeçevre sarıyor. Bu sur duvarlarının üstünde gezmek için kapılar 08:00’de açılıyor ve 19:30’da kapanıyor (kışın daha farklı ve kısa saatler uygulanıyormuş). Surlardan şehre girmek için ise iki kapı kullanılıyor. Bunlar Pile ve Ploce Kapıları diye adlandırılıyor. Pile Kapısı’na ana giriş kapısı ve tarihi bir köprüden yürüyerek ulaşılıyor. Kapıdan geçip Old Town’a girdikten sonra az ilerde sizi büyüleneceğiniz ve kendinizi bir Orta Çağ kentinde gibi hissedeceğiniz Stradun Caddesi (Placa Caddesi) karşılıyor. Cadde şehrin merkezinden geçiyor ve her yerinde tarihi eserler var. Ayrıca yolları mermerle döşenmiş bu caddenin yan tarafındaki duvarlarında muhteşem hayvan motifleri ve işlemeler yer alıyor. Cadde tarihsel dokusunun yanında çok popüler restoranlar, hediyelik eşyacılar, her türdeki dükkanlar, pastanelerle kaplanmış durumda ve tüm festivaller burada yapılıyor. Diğer önemli eserleri sıralamak gerekirse... Sponza Sarayı, Gotik Rönesans mimarisinin en önemlilerinden birisi ve 1667’deki büyük depremden etkilenmemiş. Büyük Onofrio Çeşmesi 16 musluklu ve mimar Onofrio tarafından şehre su sağlamak amacıyla 15’inci yüzyılda yapılmış. Her musluğun etrafına yapılan figürler çok ama çok etkileyici. Orlando Sütunu 1418 yılında inşa edilmiş ve Orlando isimli efsanevi şövalyeyi temsil ediyor. Duvarındaki şövalyenin heykeli çok güzel. 26 metre yüksekliğindeki Çan Kulesi 1444 yılında yapılmış, 1667’deki depremde yıkılmış, 1929’da replikası yapılmış ve en sonunda 1987 yılında restore edilerek günümüze gelmiş. Dubrovnik Katedrali’nin üzerindeki Gotik, Barok ve Rönesans mimarilerinin ürünü olan eklemelerle karma bir sanat eseri haline gelmiş. Ayrıca girişteki Hz. Meryem’in göğe yükselişini sembolize eden eser de buranın ilginç parçalarından birisi. Aziz Blaise Kilisesi Barok tarzında yapılmış ve Dubrovnik kentinin koruyucu azizi olan Aziz Blaise’ye adanmış.

Old Town’un içinde ayrıca birçok müze de var. Franciscan Manastırı ve Müzesi’nin içinde dünyanın en eski eczanesi bulunuyor. 13’üncü yüzyılda yapılan müze, iç ve dış mimarisi ile günümüze kadar hiç bozulmadan korunarak gelmiş. Sadece 1667’deki depremde kütüphane bölümü yıkılmış ama içindeki kitaplar eşsiz bir koleksiyon olarak korunmuş. Rektör Sarayı ve Kültür Tarih Müzesi hem içi hem de dışıyla Rönesans mimarisinin izlerini taşıyor; 15.000’e yakın üründen (portreler, armalar, paralar, bazı metal figürler vb.) oluşan eşsiz bir koleksiyona sahip. Gotik mimarisinin bir ürünü olan bu sarayın da mimarı Onofrio. St John Kalesi ve Dubrovnik Denizcilik Müzesi de özellikle biz denizciler için önemli gezilecek yerlerden gerçekten.

15’inci yüzyıldan kalan Eski Liman, iki adet dalgakıran ile korunaklı bir hale getirilmiş. İçerisinde daha çok küçük tur tekneleri, küçük balıkçı kayıkları mevcut ve oldukça fotoğrafik bir yer. Lovrijenac Kalesi ise şehrin batı surlarının ucunda bir burunda yer alıyor. Deniz seviyesinden 37 metre yüksekte yer alan kalenin yüksek dik duvarları ve manzarası çok etkileyici. Burada da konserler ve festivaller düzenlenmekteymiş.

Old Town’un dışında

Dubrovnik Teleferiği’ne önceki turlarda gittiğimiz için bu defa çıkmadık ama şehri panoramik görmek isteyenler için özellikle tavsiye edebiliriz. Lokrum Adası Old Town’un karşısında yer alıyor ve eski limandan çok sık tekne seferleri var. Bu adanın önü oldukça popüler bir alarga noktası. Biz ilk gelişte yer bulamadık ama Split’ten tekrar Dubrovnik’e döndüğümüzde burada demirde kaldık. Adanın kara alanını biz gezemedik ancak içerisindeki Benedictine Manastırı ve Dead Sea denilen bölümdeki plajı çok güzelmiş.

Gruz Koyu’ndaki geceden sonra ertesi gün Dubrovnik’ten ayrılıp kuzeye yola devam etmeyi düşünüyorduk. Ama rüzgâr aniden çok arttı, hava simsiyah oldu ve bir de demir taramaya başladı. Bu arada Arif’in ağrıları da çok şiddetlenmişti. Bu durumda marinaya bağlanmanın daha doğru olacağını düşündük, marinayı aradık; zor da olsa yer bulabildik ve hemen yola çıktık. Dubrovnik ACI Marina’ya (42° 40.02’ K-18° 07.08’ D) bağlandık. Sonrasında çok şiddetli rüzgârla karışık bir yağmur başladı. Bir saat içinde bot yarıya kadar su doldu. Neyse ki bu fırtına uzun sürmedi.

Arif hemen bir hastaneye gitti, sinir sıkışması demişler ve iğne yapmışlar. Biz de bu arada tekneyi toparladık, temizledik daha sonra marinanın olduğu Komolac Bölgesi’ndeki koyun diplerine doğru yürüyüş yapmaya karar verdik ve beklemediğimiz bir cennetle karşılaştık. Tenturija Sokağı boyunca yürüyüşümüzü sürdürdük. Rehber kitaplarda yazmayan bu saklı cennete inanamadık gerçekten. Komolac Bölgesi’nde deniz diplere doğru bir nehir ile birleşiyordu. Sonradan adının Omnia olduğunu öğrendiğimiz bu nehrin kıyılarında; sağlı sollu bağlı küçük özel tekneler, balıkçı kayıkları, küçük kanallar, sazlıklar, yüzen kuğular, kıyıya sıfır evleri ile mistik bir köy bulunuyordu. Aralarda küçük yerel restoranları ile bu bölge inanılmaz bir rüya gibiydi. Omnia Nehri’nin doğduğu kaynak alanına kadar gittik. Burada doğal küçük bir göl haline gelen nehir yatağı ve etrafındaki sazlıklar, özellikle gün batımı saatlerinin büyüleyici ışığında bize renkli bir şölen sunuyordu. Çok eğlendik, çok fotoğraf çektik. Sonra tekneye döndük ve akşam yemeğini teknede yedik. Arif’in hâlâ çok sancısı vardı, yaptıkları üçlü karışım iğnesi çok da etki etmemişti maalesef. Sabah kahvaltıdan sonra Arif ikinci iğne için tekrar hastaneye gitti. Üçüncü iğneyi Sema yapar diye düşündük ve yola çıkmaya karar verdik. Marina ücreti de günlük 142 euro olunca, değmez dedik ve saat 15:00’te halatları çözüp marinadan ayrıldık. Gecelemek için Sipan Adası’nın Sturad Koyu’na doğru yola çıktık. Devamı sonraki yazının konusu olsun. Sağlıkla, keyifle, huzurla maviliklere kavuşacağımız günlere, KeyfeSeyir’den sevgilerimizle…