Sinbad'ın rotası


2000 yılından beri yaşadığımız Dubai’nin hareketli şehir hayatını bir kenara bırakırsak, buraların en cezbedici yanı yıllardır değişmemiş mistik balıkçı kasabaları.

Yaprak ve ben 21 yıldır Dubai’de ikamet ettiğimizden şehrin hızlı gelişimini yakından izleme fırsatı bulduk. Bu baş döndürücü değişimin sonucunda, gençliğini hatırlayan doksan yaşını devirmiş insanlar gibi “Biz Jebel Ali Yelken Kulübü’nde laser yelken yaparken, buralarda ne Palm Adası, ne Atlantis Otel, ne de şu gökdelenler vardı...” demeye başladık. Arap Yarımadası popülerliğini Dubai’ye borçlu olsa da bölgenin gerçek dokusu büyük şehirlerin dışarısında daha iyi görülebilir. Yıllardır değişmemiş mistik balıkçı kasabaları belki de Dubai’den daha fazla cezbedicidir.

Yıllar boyunca alışmaya çalıştığımız bu yırtıcı doğa şartlarını havalar iyice ısınmadan yeni bir seyahat ile 2019 Nisan ayında tekrar tecrübe etmek istedik. Umman Sultanlığı’nın Hürmüz Körfezi’ndeki Musandam Burnu’na doğru rota belirledik. 14 metrelik teknemiz Natika’da sadece iki kişi olduğumuz için uyku ve yemek planlarını birkaç kez gözden geçirdik. Hava tahmini biraz sert, 20-25 knot rüzgâr var ve kuzeyden esiyor, yani kafadan. Tesellimiz Dubai’nin kuvvetli nisan güneşini engelleyecek bulutlu bir hava olması. Evraklarımız da tamam. Belki de evraklar en önemli hazırlık; seyahat ettiğimiz bölgenin özellikle Hürmüz Körfezi’nin İran tarafından sürekli kontrol Musandam Fiyordları altında tutulması, Amerikan ve İngiliz savaş gemileri, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran arasındaki sınır tartışmalı adalar, İran Devrim Muhafızları’nın sınırı geçen herkese casus muamelesi yapması, kusursuz vize ve evrak hazırlığı gerektiriyor.

Yıllar önce Dubai Marina’da fotoğrafını çektiğim yelkenlinin hikayesinden bahsetmem gerekli. 2009 Aralık ayında Dubai ve İngiliz gazetelerinden okuduğumuz olay şuydu: Bahreyn’den yola çıkan ve Maskat’a yarış amaçlı gitmekte olan yelkenli, teknik bir arızadan dolayı İran Adaları’na doğru yaklaşınca içindeki beş İngiliz denizci casusluk iddiasıyla tutuklanmış, bir hafta gözaltında tutulmuş ve son anda yargılanmaktan kurtulup serbest bırakılmışlardı. Ancak olay İngiltere ile İran arasında gerginlik yaratmış, varil petrol fiyatları da yüzde iki artmıştı. İran o günlerde belli ki “Bu sularda benim sözüm geçer” mesajını her fırsatta vermeye çalışıyordu. Aradan 10 sene geçtikten sonra, şimdi bu satırları yazarken ABD’nin Hürmüz Boğazı’na doğru yola çıkarttığı filonun bölgede yarattığı gerilimi takip ediyoruz. Aslında Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi haritaya bakınca çok net anlaşılır. Gemi yolu olarak belirtilen 6 millik dar alan, tüm körfez ülkelerinin tek petrol çıkış noktasıdır ve buradan saatte 15 tanker geçmektedir. Yani dünya petrol rezervlerinin %40’ı, ortalama 17 milyon varil petrol bu darboğazdan çıkar.

Yola çıkıyoruz

Hazırlıklarımızı tamamlayıp, 130 millik yolculuk için sabah erkenden Dubai Marina’dan ayrıldık. Rüzgâr gerçekten de hava tahminine uygun 20 knot ve üzeri. Açığa çıktıkça da artıyor ama zevkli bir seyir geçiriyoruz, tabiat ile baş başa, denizin ve rüzgârın tadını çıkartarak rotamızda ilerliyoruz. Gece olduğunda keyfimız hâlâ yerinde; yelken trimlerimiz güzel, dinlenme nöbetleri uyumlu, yemeklerimiz lezzetli, enerjimiz tam, rüzgârımız kolayına değil ama istikrarlı olarak zikzak çizerek kuzeye tırmanıyoruz, daha ne isteriz, çok şükür!

Bölgenin bitmek bilmeyen siyasi gerilimi, telsizden duyduğumuz Amerikan savaş gemisinin telsiz çağrıları ve gecenin karanlığı içinde alev alev yanan petrol rafinerisinde sanki vücut buluyor.

BAE’den Umman’a doğru sınırı geçtikten sonra Yaprak beni sabah 04:00’te uyandırıyor: Görev devir zamanı!

Bir kişi dümende, diğeri sürekli sıcak olan uyku tulumuyla havuzlukta uyuyor. İkimiz de can halatıyla bağlıyız. Hava bulutlu, ay yok, karanlık. Umman sularında bol miktarda balık ağı olur, bereketli sular kıyı kasabalarının geçim kaynağıdır. Açıktayız ama ya buralara bile ağ attılarsa diye endişeleniyorum. Aklımdan peşi sıra bir sürü kötü senaryo geçiyor. Bu sert havada ağa takılırsak dalamayız, nasıl keseceğiz? Ama balıkçılar sert havada çıkmazlar, çıksalar da buraya kadar gelmezler... Daha da mı açığa gitmeli? Zaten açıktayız... O da ne?.. Telefonuma ‘İran’a hoş geldiniz’ SMS mesajı gelmiş bile! Sınırı tartışmalı adaların 10 mil menziline girmedik daha ama belli ki İran her türlü imkanı kullanarak propaganda yapıyor. Balıkçı sepetleri mi, İran devrim muhafızları tarafından tutuklanmak mı? Alesta tramola!

Amerikan savaş gemisi

Amerikan savaş gemisinin kadın telsiz subayı ağır Amerikan aksanı ile birilerine çağrı yapıyor; “This is American coalition warship, meet me at channel 72.” (Burası Amerikan Koalisyon Gemisi, 72. kanala gelin) sanırım petrol platformunu arıyor. Şu anda bu diyarda Amerika’nın gözü, kulağı, sözü işte bu kadın. Daha fazla insanın şunu düşünmesi gerekiyor; bırakın dünyanın en güçlü savaş gemilerinden birinde telsiz subayı olmayı, Suudi Arabistan’da kadınlar kanunen araba kullanmaya ancak geçen yıl başladı. Özgürlüğün ne demek olduğu bu bölgede daha iyi anlaşılıyor. Kurtuluş Savaşı ile hürriyetimizi bize kazandıran, cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk ve savaş arkadaşlarının işte bu yüzden daha fazla hatırlanması gerekiyor. Hava hâlâ 20 knot üzeri, dar apaz seyri, sabah saat 05:30, tanyeri ağarmış, etraf zor da olsa siyah beyaz seçiliyor. Her geçen dakika yavaş yavaş renkler belirmeye başlıyor. Umman dağları olanca ihtişamıyla sancak baş omuzlukta beliriyor. Ana yelken camadanlı, yelken ayarımız gayet güzel, hızımız 6 knot üzerinde. Sancak küpeşte suyun içersine bir girip bir çıkıyor. Eğilerek elimi denize uzatıyorum, dalgalar elimi yalayarak dümen suyuna karışıyor. 14 metre uzunluğunda ve 13 ton ağırlığındaki bu devasa kütleyi dümende parmaklarımın ucunda hissediyorum. Sanki koca bir canavar uslanmış ve benim kontrolüm altına girmeye razı olmuş gibi. İnsanoğlunun dinler öncesi zamanlardan beri tekne tasarımı üzerine kafa yoruyor olması boşuna değil. Yelkenli tekne tasarımlarının bir sanat eseri güzelliğindeki formlar ile ortaya çıkması da, denizlerde var olabilmenin kaçınılmaz bir sonucu sanırım.

Umman fiyortları

Güneşli güzel bir havada hedefimize varıyor ve Hürmüz Körfezi’nden doğuya doğru çıkmadan hemen önceki korunaklı fiyortlara sağlıcakla giriyoruz. Girer girmez de yunuslar peşimize takılıyor. Laf atınca yanıt verip gülüyorlar. Yan dönüp gözümün içine bakıyorlar. Uzayda zeka belirtisi arayanlara sesleniyorum; uzakta aramayın, onlar aramızdalar!

Yunusların eşliğinde girdiğimiz Musandam Fiyortları’nda 8 mil kadar ilerleyip, deneyimli olduğumuz sularda, bildiğimiz bir koya girip demirimizi funda ediyoruz. Koylar ne kadar güzel görünse de bazı tepeler çok yüksek ve dik olduğu zaman aşağıya inen rüzgâr (civarna) son derece rahatsız edici, hatta demiri taratacak kadar sert ve tehlikeli olabiliyor. Derinlik ise kıyının biraz ilerisinde birden yüzlerce metre artabiliyor. Biz o yüzden tepelerden uzak, aniden derinleşmeyen daha güvenli bir koy seçiyoruz.

Telgraf Adası

Fiyortlardan 4 deniz mili kadar içeri girdikten sonra, artık turistik özelliği öne çıkmış Telgraf Adası’nın önünden geçmiştik. Nerede alargada kalacağımıza karar verip demirledikten sonra hemen şişme botumuzla adaya gittik. Bu adayı hep görürdük ama hiç çıkmamıştık, bu sefer üşenmedik çıktık, gezdik. Kırık dökük küçük bir bina ve gerçek anlamda tam bir izolasyonla karşılaştık. (Bu devirde bile o adaya COVID-19’un ulaşmış olduğunu sanmıyorum.)

Ada üzerinde dolaştıktan sonra şişme botumuzla yakın sularda, sallama olta ile şansımızı denemek istedik. İyi ki de denemişiz. Akşam suyuna bizdeki barbuna benzeyen balıklardan bir kovaya yakın aldık. Burada bu balık cinsine Sultan İbrahim diyorlar. Lezzet olarak bizim barbun ya da tekirin yanına yaklaşamaz ama yine de akşam yemeğimiz çıkmış oldu. Rakımız da hazır, daha ne isteriz!

Neyse efendim adaya dönelim. Burası 1. Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere’nin kurduğu Londra-Karaçi telgraf hattının, güçlendirici şebekesinin bulunduğu adaymış. O dönemde adada nöbet beklemek hiç de kolay değilmiş, anormal sıcak hava, yerel aşiretlerin düşmanca tavırları hayatı çekilmez hale getirmiş. Bir rivayete göre İngilizlerin ‘aklını oynatmak’ anlamında kullandığı ‘go round the bend’ tabiri bu ada yüzünden ortaya çıkmış. Tam anlamı ‘etrafından dolaş’ olan bu söz, sıcaktan çıldırmak üzere olan İngiliz askerlerin medeniyete dönmek için Hürmüz Körfezi’ni dolaşarak Hindistan’a ulaştığı yolculuğu tasvir ediyor. Aslında Osmanlı İmparatorluğu, Arap Yarımadası’nın bu bölgesiyle 19’uncu yüzyılda ilgilenmemiş ama 16’ncı yüzyılda İran’a olan yakınlığı yüzünden ve Portekiz ile olan şavaşlardan dolayı Basra Körfezi’ne girmek zorunda kalmış. Ne yazık ki Kaptan-ı Derya Piri Reis’in hazin sonu da bu sularda olmuş. Hikayenin geri kalanını Wikipedia’dan okuyalım...

“Pîrî Reis, Kanuni devrinde Portekiz ile sürekli savaş halindeydi. 80 yaşındayken Aden Şehri’ndeki Arap isyanını bastırmakta başarılı olduğu için kendisine yeni bir görev verildi. Süveyş’ten donanma ile Basra’ya gidip buradaki 15.000 askeri ve diğer gemileri de yanına alarak, Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi istendi. Bu adaya mümkün olduğunca Portekizlilere bulaşmadan ulaşması isteniyordu. Hint Okyanusu’na otuz civarı gemi ile açılan Piri Reis, kendisinden sayıca iki kat fazla Portekiz gemisini burada yenmeyi başardı. Savaştan kurtulup kaçan kimi Portekizliler Hürmüz Adası’ndaki kaleye sığındı. Kalenin etrafı sarıldı fakat buradaki Portekiz garnizonu hazırlıklı olduğu için işgal edilemedi. Kuşatma kaldırıldı... Bölge halkının Portekizlilere yardımına kızan Piri Reis, burayı yağmaladı.

Bu yağma onu idam sürecine götüren olayı başlattı. Basra valisi Ramazanoğlu Kubad Paşa’dan yardım istedi. Fakat vali onu bu yağmadan dolayı tutuklamak ve mallarına el koymak istedi. Portekiz Donanması’nın geniş bir kuvvetle Basra Körfezi’ni kapatmak üzere yola çıktığını haber aldı. Piri Reis’in donanması bakım ve onarım yaptırıyordu. Portekizlilerin ablukasına maruz kalmamak için askerlerini bırakarak üç gemi ganimet ile Süveyş’teki donanma merkez tersanesine geri döndü. Basra Valisi’nin şikayeti Mısır Valisi’ne ulaştı. Piri Reis tutuklandı. Mısır Valisi’nden divana iletilen konuda Piri Reis kuşatmayı kaldırmak ve donanmayı bırakmak suçlarından yargılandı. Kendisi bakımsız donanma ile denize açılmasının sakıncalarını dile getirdiyse de suçlu bulunmasına engel olamadı. Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı üzerine 1554’te Kahire’de boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Pîrî Reis’in terekesine devletçe el konuldu.”

Su ve bitki örtüsünün bulunmadığı kayalıklara ve adalara bakarken binbir zorluklarla bu sert iklime seyir yapan ve savaşan Piri Reis’in donanmasını hayranlıkla düşündüm. Şimdilerde Ironman yarışları yapılıyor ya işte o levendlerin hepsi gerçek birer ‘Demir Adam’dı bence.Az da olsa hâlâ bu yörede yaşayan insanlar var. Yine bir nisan ayında 2010 yılında Arap Yarımadası’nın en kuzey ucundaki yerleşim birimi Kasab’ı ziyaret etmiş, oradan da Kumzar Koyu’na girmiştik.

Kasab, Kuzey’de Hürmüz Boğazı’ndan önce araba yolu bağlantısı olan son yerleşim birimi. İran’a 60 mil mesafedeki limanın önünde kıçtan takma motorlu tekneler, kibarca söyleyelim ‘dolmuş’ usulü limana yanaşmış bekliyor, sırası gelen, tüccarların indirdiği malı yüklenip İran’a rotayı çeviriyor. Amerikan boykotu mu demiştiniz??? Burada dönen ekonominin herhangi bir banka analiz raporunda göründüğünü sanmıyorum.

Resmi dil Arapça olmasına rağmen sahilde Arapça kadar Farsça ve Urduca duymak mümkün. Limandaki hamallar karışık milletten, bizim karşılaştığımız milletler Afganistan, Kuzey Pakistan, Nepal.

Kuzey uçtaki son yerleşim birimi ise Kumzar. Biz 2010’da gittiğimizde kara ulaşımı yoktu. Konuşulan dil ne Arapça ne de Farsça. Halk Kumzari konuşuyor. Dünyada yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bu dili bilen yalnızca 10 bin kişi kalmış. 19’uncu yy.’da korsanların cirit attığı bu denizlerde Kumzariler evlerinin denizden görülmemesi için evlerin ön cephelerini denize değil karaya dönük yaparlarmış. Bu gelenek bu gün de devam etmiş.

Fiyortların içerisinde üç gece kaldıktan sonra geri dönüş yolculuğumuza başlıyoruz. Motorumuzu çalıştırıp yaklaşık 10 deniz mili uzaklıktaki Kasab’a doğru rüzgârsız bir havada ilerliyoruz. Fiyortların arasından çıkıp Kasab’a yaklaştığımız anda cep telefonlarımız tekrar kapsama alanına giriyor ve onlarca yeni mesaj sesi ile dijital dünyaya bağlandığımızı anlıyoruz. Bu sefer hava güneşli, rüzgârımız kolayına ama zayıf, yaklaşık 10 knot esiyor. Dubai’ye yaz tüm şiddetiyle ulaşmak üzere. Problemsiz bir seyirden sonra Dubai’deki marinamıza dönüyoruz.

Bu ıssız diyarların kısa da olsa parçası olduktan sonra, Dubai’nin popüler turizm tesisleri ve şehir hayatı aslında çölün üzerinde kurulmuş küçük bir tiyatro dekoru gibi görünüyor gözümüze. Marinaya bağlanırken aklım hâlâ kanat çırpmadan saatlerce süzülen şahinde, yüzüme vuran rüzgârda ve Hint Okyanusu’na açılan Hürmüz Geçidi’nde kalıyor. Halatları tekrar çözmek üzere, sağlık ve esenlikle...